Kings Canyon / Watarrka National Park

Bu yazı Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi isimli yazı dizisinin yedinci yazısıdır. Bu diziye ait yazıların listesine buradan ulaşalabilirsiniz.

Bugünu tamamen yola ayırmayı göze almıştık. Ortalama 780 km üzerinde yol gideceğimizden yola yine sabah erken çıkıp, 05.30 civarı Coober Pedy’den ayrılıyoruz. Bir sonraki durağımız Kings Canyon olacak. Tabi bu yolculuk sırasında eyalet değiştirip Güney Avustralya(SA)’dan Kuzey Bölgesi(NT)’ne geçiyoruz. Daha önceden edindiğimiz bilgilerde SA’den NT’ye herhangi bir şekilde sebze ve meyve sokmanın yasak olduğu ve araçların sırf bu sebeple kontrol edildiği yönündeydi. Bu nedenden ötürü arabadaki tüm meyve ve sebze stoklarını sınırı gecmeden önce tükettik. Ancak sınırı geçtikten sonra öğreniyoruz ki bu uygulama sadece NT’den SA’e geçerken geçerliymiş. Sebebinin ise SA’deki doğayı ve şarap üretimi yapan bölgeleri özellikle sineklerden korumak icin olduğunu söylüyor sınırı geçtikten sonra uğradığımız benzinci. Henüz varmadan bir kez daha NT’nin sineklerinin namını duymuş oluyoruz böylelikle.

Yeri gelmişken eyaletler arası saat farkından bahsetmeden geçemeyeceğim. Her eyalet kendi saat dilimini seçebiliyor. Kimisi yaz saati uygulamasına dahilken kimisi değil. Bu sebeple aynı boylamda olmalarına rağmen SA ile NT arasında 1 saat fark var. Ben artık kol saatimi değiştirmeye üşendiğimden bugünden itibaren Darwin’e kadar olan yolculukta kol saatimdeki vakti hep 1 saat geriye hesaplayarak söyledim soranlara. Eyaletler arası saat farkı durumu New South Wales’den Queensland’e geçerken de yaşanıyor. Aynı şekilde Victoria ve South Australia da birbirinden farklı saat dilimleri kullanıyorlar her ne kadar sınır komşusu olsalar dahi.

Yaklaşık 10 saatlik yolculuk sonrası Kings Canyon’a vardık. Hava sıcaklığı 40 derece civarında oldugundan güvenlik ve sağlık gerekçesiyle kanyonun etrafını dolaşan ana yürüyüş parkuru kapalı. Yol yorgunluğumuz da olduğundan bugün sadece kısa olan Kings Creek Walk’u tamamlıyoruz bir iki turist kafilesi ile birlikte. Sonrasında kamp alanına geçip kalan vakitte dinlenmeye çekiliyoruz. Kamp alanı içerisinde güneşin batışının seyredilebileceği bir nokta mevcuttu. Fakat günlük notlarımı toparlama işiyle uğraşmaktan oraya gitmeyi unuttuğumu sonradan farkettim.

Kamp alanında akşam yemeği öncesi diğer farkettiğimiz husus ise karavanı park ettiğimiz alanın karınca dolu olması ve aşırı saldırgan olmaları nedeniyle aracın yanında beklediğimiz her saniye ayaklarımıza tırmanıp bizleri ısırıyor oluşlarıydı. Bu sebeple karavanın yerini akşam vakti değiştirmek zorunda kaldık. Karıncalar sebebiyle gezinin geri kalanında da aracın yerini sıklıkla değiştirmek zorunda kaldım açıkçası. Buradaki karınca türleri gerçekten bir farklı.

Çok sıcak bir gecenin ardından esas kanyon yürüyüş parkurunu yapmak üzere kamp alanında erken vakitte ayrılıyoruz. Diğer türlü özellikle öğle vakti ve sonrasında bu yürüyüşü yapmak sıcaklık ve güneş sebebiyle çok tehlikeli insan sağlığı açısından.

Kings Canyon Rim Walk yaklaşık 6 km uzunluğa sahip. Ancak kanyon üzerine tırmanış ve iniş barındırdığından oldukça vakit alıcı bir eylem. Yürüyüşün başında bizi 500 steps/basamak karşılıyor. Herkesin yüzündeki gülümseme merdivenleri tırmanmaya devam ettikçe daha çok yerini biraz yorgunluk ve bunalmışlığa bırakıyor. Ancak merdivenleri çıktıkça tüm bu bölgenin bir zamanlar sular altında olduğunu bilmek inanılmaz gelmeye başlıyor. Manzaralar ise büyüleyici.

Parkur üzerinde bir çok noktada farklı türde sürüngenler ile karşılaşıyoruz. Normal hayatta görmekten çok uzak olacağımız türde canlılar ile bu yolculuk boyunca çokça münasebetimiz olacak gibi gözüküyor.

Kanyon yürüyüşü yapmak epey eğlenceli. Kanyon üzerinde bir çok nefes kesici nokta var.

Parkuru tamamladıktan sonra Kings Canyon’a veda ediyoruz, yol üzerinde Kathleen Springs yürüyüş parkuruna uğrayarak elbette. Parkur sonunda su görmek özellikle bu kuru coğrafyada hayli anlamlı. Ayrıca kırmızı ve kurak bir bölgede suyun varlığı ile birlikte nasıl canlılığın geldiğini etrafındaki yeşillik ile gösteriyor bize doğa.

Önümüzdeki iki günün durağı ise Uluru.

Reklamlar

Coober Pedy, Opal Başkenti

Bu yazı Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi isimli yazı dizisinin altıncı yazısıdır. Bu diziye ait yazıların listesine buradan ulaşalabilirsiniz.

Belli saatlerde kapalı olan yolu geçmek için Woomera’dan sabah 5 gibi ayrılıyoruz. Karanlık havada yol almak biraz tehlikeli zira çoğu hayvan karanlık vakitlerde otobana çıkıyor. Biz bir saat içerisinde birkaç tavşan ve bir kanguru gördük yola zıplayan. Karanlıkta araç kullanırken dikkat edilmediği taktirde neler olduğu gündüz yolculuk sırasında yolda görülebilen çok sayıda cansız hayvan bedeninden belli oluyor. Bu sebeple benim hızım hava aydınlanana kadar 50 ile 70 arasındaydı. Gün saat 6 civarı ışımaya başladığından normal hızımıza geri dönmemiz çok sürmüyor.

Resmi duyurularda bizim yola çıktığımız tarihten itibaren yolun kapatılacağı yazıyordu ancak yol boyunca gördük ki bu karar değişmiş ve 4 gün sonra başlayacakmış yolu kapatma uygulaması. Bu sebeple bizim o yolu erken geçme gibi bir zorunluluğumuz kalmadığından ilk benzinlikten araç deposunu doldurduktan sonra uygun bir yere parkedip bir iki saat uyumayı tercih ediyoruz. Yola bu mola sonrasında devam ettik.

Yaklaşık 400 km yol sonunda vakitlice Coober Pedy’e vardık. Coober Pedy, Avustralya’nın opal merkezi. Tüm kasaba opal üzerine kurulu. Tabi kasaba bu kadar madencilik ile ilişkili olduğundan tümüyle yeraltına kurulmuş gibi. Her şeyin isminin önünde underground var. Underground bookshop, underground cafe, underground museum vb. Gerek hava sıcaklığı yüksek olduğundan gerekse madencilik gereği kasabadakilerin toprak altına alışkın olmalarından underground durumu pek yadırganan bir durum değil sanırım.

Öncelikli durağımız Visitor Center. Buradan Coober Pedy tarihi ve nereleri gezebileceğimiz konusunda bilgiler alıyoruz. Bizimle ilgilenen görevlinin samimi tavırlarıyla muhabbetimiz normal sürenin üzerinde oluyor. Annesinin Didim civarında yaşadığını ve kendisinin bu vesileyle daha önce Türkiye’de bulunup birçok noktayı gezdiğini öğreniyorum. Avustralyalıların daha önce Türkiye’ye geziye gelmelerini çok sayıda kişide gördüğümden artık bu durumu normal karşılıyorum. Zira yurtdışına çıkan bir Avustralyalının Türkiye’yi ziyaret etmiş olma ihtimali çok yüksek.

Kasaba konusunda sadece gezilecek yer tavsiyesi değil aynı zamanda biraz terminoloji de öğreniyoruz. Bunların en akılda kalanlarından biri noodling. Noodling kısaca toprağın üzerinde opal arayıp çıkarma işlemine deniyor ve genelde insan gücü ile yapılıyor. Kasabada aynı zamanda kamuya açık bir noodling alanı var. Dileyen gidip orada arama yapabiliyor. Hatta görevlinin bahsettiğine göre zamanında Alman bir turist o bölgeden büyük bir opal taşı çıkarmış. Bu hikaye pek tabii biraz uç bir örnek olsa dahi sonuçta insanları heveslendirmek için yeterli. Noodlingi denemeye teşvik için görevli aynı zamanda kendi bulduğu opal taşından yaptırdığı yüzüğünü bize gösteriyor. Noodling nasıl yapılır diye merak ederseniz şu youtube videosunda örneğini görebilirsiniz.

Biz Visitor Center sonrası ufak bir tura çıkıyoruz yürüyerek. İlk dikkatimi çeken Aborjin popülasyonu oluyor. Gezinin bundan sonraki kısmında daha çok karşılaşacağımızı umuyorum kendileriyle.

Yeraltı kitapçısına uğrayarak başlıyoruz. Dışarısı ne kadar sıcaksa içeriside bir o kadar serin. Hem de klima vb gibi bir araçla değil, doğal bir serinlik.

Yeraltı kitapçısı ardından yeraltı müzesi ile devam ediyoruz. Genel olarak bölge tarihinden ve opalden bahis geçiyor sergiler boyunca. Sonrasında yine yürüyerek kamuya açık noodling alanını ziyarete gidiyoruz. Eğlence amaçlı bir iki deneme yapıp sıcağın etkisiyle çabuk cayıyoruz ve merkeze geri dönüp ufak yeraltı klisesine uğruyoruz. Saint Peter & Paul’s Katolik Klisesi ilk yeraltı klisesi olması bakımından önem arzediyor.

IMG_6191

İlk bulduğumuz gölge altında öğle yemeğimizi tamamlayıp kahve içmeye karar veriyoruz. Underground Cafe, Yugoslavya’dan gelmiş biri tarafından işletiliyor. Ancak buradaki fark, işletmecinin davranışlarının tuhaflığı. Çok detaya girmeyeceğim ama Avustralya sınırları içerisinde içtiğimiz en pahalı kahvelerden sonra (7.5 AUD) rotayı en büyük yeraltı klisesine çeviriyoruz. Sırp Ortadoks Klisesi olması şaşırtıcı açıkçası. ‘Neden Sırp?’ ya da ‘Sırplar ve Cooper Pedy ilişkisi?’ soruları aklımızda yer ediniyor ancak bu sorulara yanıt bulacak bir muhattap bulamıyoruz kendimize orada geçirdiğimiz süre boyunca. Devamında kamp alanına gelip ücretsiz (daha doğrusu kamp ücretimize dahil) madencilik turuna katılıyoruz. Kamp alanı sahibi aynı zamanda turu düzenleyen ve madene sahip kişi. Coğrafi bilgilerden kazı işlemine, bereketli kazı alanını bulma yöntemlerinden madende kullanılan patlayıcı maddelere kadar geniş yelpazede yaklaşık 1 saatlik bir tur ile günü kapatıyoruz. Maden açısından bereketli alan bulma yöntemini The Water Diviner filmini izleyenler hatırlayacaktır. Filmin başında Russel Crowe’un su bulmak için kullandığı yöntemle aynı. Hatta ilgili sahne filmin fragmanında bulunuyor.

Sıcaklık aşırı yüksek ve bunaltıcı vaziyette. İnsanı belirli zamanlarda zorluyor gerçekten. Ayrıca böceklerden bahsetmeden olmaz. Hem çok sayıdalar hem de fazla hareketliler. Akşam yemeği sırasında bir iki tanesi yemek tabağıma girdiğinden yemeğimi erken bitirmek zorunda kalıyorum çevremdekilere söyleyemeden. Neyseki az vardı tabağımda.

IMG_6184

Şehrin her tarafı eskiden maden işleri sırasında kullanılan şimdi ise sadece dekor olarak duran araçlarla dolu.

Coober Pedy sonrası durağımız Kings Canyon olacak. Artık eyalet değiştirme vakti geldi. Güney Avustralya’dan ayrılıp Kuzey Bölgesi’ne geçeceğiz.

Woomera

Bu yazı Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi isimli yazı dizisinin beşinci yazısıdır. Bu diziye ait yazıların listesine buradan ulaşalabilirsiniz.

Woomera’ya gelişimiz normal planlanandan bir gün erken oluyor. Woomera’dan hemen sonraki yolun bir hafta boyunca saat 08.00 – 14.00 arasında kapatılacak oluşu bizim tüm planlarımızı değiştirmemize yol açtığından erken geliyoruz. Planımız bir gün Woomera’da kalıp ertesi gün sabah erken yola çıkarak sorunlu bölümü sabah saat 8’e kadar geçmiş olmak.

Ancak Woomera’dan bahsetmeden önce birazcık yol durumundan bahsetmeden geçemeyeceğim. Hep kulağımıza çalınan outback ve middle of nowhere kavramlarını yavaş yavaş görmeye başladığımız ilk coğrafyanın Flinders Ranges ile beraber Woomera’ya çıkan bölge olduğunu düşünüyorum. Zira yolculuğun bir noktasında gözümün alabildiğince gördüğüm tek şey düzlüktü. Hiçbir şeyin olmadığı, sıcaklığın ciddi bir şekilde hissedilmeye başlandığı, çevrenizde sizden başka kimsenin olmadığını ya da iyi gizlendiklerini açıkça yüzünüze vuran topraklar. Olaya şaşkınlığımdan ötürü verdiğim poz her şeyi açıklamaya yetiyor sanırım.

Woomera bir nevi Avustralya’nın roket, silah, uydu vb. geliştirme ve test merkezi. Çok fazla boş ve kullanışsız araziye daha doğrusu çöle sahip olması yapılacak testler için elverişli bir ortam sağlıyor. Zira ortada kaybedilecek bir şey yok. Stuart Highway’in Woomera sonrasına denk gelen kısmının belli zamanlarda kapatılmasının sebebi ise tamamen bu testler. Haliyle Woomera, aynı zamanda Explorer Highway diye adlandırılan Stuart Highway yolunu kullananlar için zorunlu bir durak. Woomera’da görülmeye/anlatmaya değer tek yerin Açık Hava Müzesi olduğunu düşünüyorum. Şimdiye dek geliştirilen uydulardan, Hava Kuvvetleri tarafından kullanılan silah, roket ve uçaklara, uçaksavarlardan, fırlatılmış roketlerin kalıntılarına kadar bir çok öğenin sergilendiği bir müze. Zaten bu müzeyi gezerken öğreniyoruz ki Woomera’nın kuruluş amacı tamamen bu gayeye hizmet etmek. 1947’de kurulan kasabaya halk erişimi 1982’ye kadar ise yasakmış.

Woomera’da karavan parkta kalan vaktimizi geçirirken aynı zamanda bizimle beraber aynı alanda kalan bir bisikletli grubu ile karşılaşıyoruz. 20 kişinin üstünde bir sayıları var. Çoğu tek kişilik çadırlarında kalıyorlardı. Grup bizim ters istikametimizde ilerleyerek yolculuklarını Adelaide’de tamamlayacakmış. Bisikletle gitmek için uzun ve zor bir yol. Her birini tekrar takdir ediyorum azimlerinden dolayı. Ben arabayla giderken dahi bu kadar zevk alıyorken bisiklet yolculuğu sırasında onların ne kadar zevk aldıklarını düşünüp keyifleniyorum.

Sakin bir akşam sonrası sabah 5 civarı yola çıkmak üzere sözleşiyoruz.

Quorn / Flinders Ranges

Bu yazı Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi isimli yazı dizisinin dördüncü yazısıdır. Bu diziye ait yazıların listesine buradan ulaşalabilirsiniz.

Bugün ilk uzun yolu yaptığımız gün oldu aslında. Zira bir önceki gün yalnızca Adelaide ve Barossa Valley arasında 60 km’ye yakın bir yol ile günü tamamlamıştık. Bugünse Barossa Valley’den yola çıkarak yol üzerinde Quorn’da duraklayıp, sonrasında Flinders Ranges’a kadar toplamda 500 km’ye yakın bir yol bizi bekliyordu.

Quorn, Güney Avustralya’ya bağlı Flinders Ranges bölgesinde ufak bir kasaba. Vikipedi’ye göre nüfusu 1068. Kasabaya girişimizde gerek yolda kimselerin olmaması gerekse binaların mimarileri bana daha çok Vahşi Batı filmlerinden aklımda kalan kasaba olgusunu anımsattı.

IMG_6082

İlk durağımız, Quorn’da bulunan ziyaretçi merkezi oluyor. Tren istasyonunun yanındaki bu ufak ofise hem kasaba hakkında bilgi almak hem de bir sonraki asıl durağımız Flinders Ranges’da yapılabilecekler hakkında tavsiye almak için uğruyoruz. İstediklerimizi almamızın yanında bizim için önem taşıyacak bir uyarı daha alıyoruz bu arada. Stuart Highway üzerinde Glendambo ve Bon Bon arasında kalan bölüm iki gün sonra bir hafta boyunca 08.00 – 14.00 arasında kapatılacakmış Güvenlik Bakanlığı tarafından. Woomera bölgesi yasaklı alan olarak geçiyor. Daha çok uydu fırlatmalarından, silah testlerine kadar çeşitli segmentlerde testlerin yapıldığı bölge. Otoyol ise bu bölgenin içerisinden geçtiğinden herhangi bir test sırasında oluşabilecek zararları engellemek adına yol belli dönemlerde kapatılıyormuş. Bu bilgiyi öğrenmemiz bizim gezi planlarımızda birazcık değişikliğe gitmemize sebep oluyor. İşin sonunda görünen Flinders Ranges’da iki gün yerine bir gün kalacağımız.

DSC03188

Öğle yemeğini hızlıca aradan çıkartıp ziyaretçi merkeziden aldığımız kahve dükkanı tavsiyesine uyarak Quorn Cafe’ye gidiyoruz. Zaten şimdiye dek kasabada gördüğümüz ikinci kahve dükkanı. Kahvelerinin güzel olduğunu söyleyebilirim. Özellikle gezinin sonrasında karşılaşacağımız kahveleri baz alınca Melbourne kalitesine yakın olduğunu bile iddia edebilirim.

IMG_6085

Ayrıca Quorn’dan ayrılmadan önce yaptığım en iyi şeyin kendime bir şapka ve yüz koruyucu sineklik almak olduğunu düşünüyorum. Zira sineklik direk bu bölgede olmasa dahi özellikle Uluru ve sonrasında hayat kurtarıcı bir ekipman. Eğer bu bölgelere ziyaret düşünüyorsanız kesinlikle bir tane edinmeniz gerekiyor. Gezi sırasında kafanızda sineklik ile dolaştığınızda ilginç görüntüler ortaya çıkmıyor değil tabi ancak kesinlikle kullanmaya değer. Sinekliğimin üzerinde abartısız 25 sinek ile birlikte yürüyüş yaptığımı hatırlıyorum.

Tekrar yola koyulup Flinders Ranges’a geçerek günün ilk ve tek doğa yürüyüşü olan Arkaroo Rock’a uğruyoruz. Zorluk derecesi ‘moderate’ olarak gösterilen 3 km’lik parkurda Arkaroo Rock üzerindeki 5000 yıllık olduğu tahmin edilen Aborjin Kaya Boyamaları örneklerini görme fırsatı yakalıyoruz. Ayrıca yürüyüş boyunca unutamadığım diğer bir detay ise karıncaların çok sayıda olup bacaklarımıza tırmanarak bizleri ısırmalarıydı. Bir noktadan sonra epey rahatsız edici oluyorlar.

IMG_6111

Yolda ufak bir kanguru sürüsü ile karşılaşıyoruz. Yoldan geçen araçlara aldırmadan bir anda yola zıplamaları dışında kimseye pek bir zararları olduğunu düşünmüyorum.

DSC03222

Günü karavan parklardan birinde sonlandırıp yarınki yolculuk için dinlenmeye çekiliyoruz. Yol şartlarından ötürü ertesi gün sadece bir yürüyüş parkurunu tamamlayıp geceyi Woomera’da geçirmeyi uygun buluyoruz.

Gece beklemediğim derecede soğuk geçiyor. Bir ara sanırım soğuktan uyanıp ayaklarımı hissetmediğimi düşünmeye başlamıştım. Genel olarak sıcak geçmesini beklediğimiz gezinin ilk iki gününün bu derece soğuk olması yanımda yeterli sayıda kışlık kıyafet olmamasından dolayı hafif tedirginlik yaratsa dahi sonrasında çöllere yapılacak yolculuk bunu hızlı unutturuyor.

IMG_6139

Ertesi gün Flinders Ranges’da sadece Wangara Lookout yürüyüş parkurunu tamamlıyoruz. Lookout’a çıkış gerek hava sıcaklığı gerekse parkurun zorluğu nedeniyle bazı noktalarda bunaltmasına rağmen sonunda ulaşılan manzara tüm bu yapılan yolculuğa değdiğinin açık kanıtı oluyor bizim için. Flinders Ranges’a yukarıdan bakmak, o doğal güzelliği ve inanılmaz coğrafyayı izlemek dinlendiriyor insanı.

Yolun sonunda öğle yemeği ile Flinders Ranges’e veda ederek Woomera’ya doğru yola çıkıyoruz arkamızda yine daha gezilip görülecek bir çok yer bırakarak. Sanırım gezinin benim için genel özeti bu olsa gerek. Bir sonraki ziyaret için elde çok fazla lokasyon birikti gezilip görülmesi gereken.

Barossa Valley, Şarap 101

Bu yazı Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi isimli yazı dizisinin üçüncü yazısıdır. Bu diziye ait yazıların listesine buradan ulaşalabilirsiniz.

Adelaide’e elveda deme günü. Bu şehirde çok kısa vakit geçirdiğimden ötürü biraz hevesimin kursağımda kalması durumu var açıkçası. Daha fazla vakit harcamayı ve şehri daha ağır tatmayı tercih ederdim. Ancak bazen elde olmayan değişkenler sebebiyle (ki benim bahanem sınav takvimimdi) yapılabilecek çok fazla şey kalmıyor uyum sağlamak dışında. Ancak 1 gün için dahi olsa çok değerli anılarla ayrılıyorum. Avustralya’ya yeniden gitme durumumda uğrayacağım yerler listemde yer alacak Adelaide.

Sabah ilk iş olarak hostelden ayrılıp aracımızı almaya doğru yollanıyoruz. Daha önce rezervasyonumuzu yaptırdığımız şirket olan Wicked Campers’ın Adelaide ofisi şehir merkezinde olduğundan hepimiz yüklerimizi sırtlanıp 10 dakikalık bir yürüyüş sonrası varıyoruz ofise. Wicked’in araçlarını daha önceleri yollarda sıkça görmüştüm. Herhalde şirket politikası sebebi olsa gerek araçların bakımı konusunda biraz vurdumduymaz olduklarını söyleyebilirim. Ancak araçların dış tasarımları bir o kadar ilgi çekici. Bizim kiraladığımız araç ise şu;

Aracımızı alıp tatil boyunca yeme-içme ihtiyaçlarımızı karşılamak için market alışverişine gidiyoruz öncelikle. Road trip öncesi çok fazla uyarılarla dolu yazı okuduğumuzdan dikkat edilmesi gereken şeylerden birinin “su” olduğunun farkına varmak zor değil. Yolculuğa çıkmadan önce tavsiye edilen kişi başı alınması gereken su miktarı 12 litre. Bu tavsiyeye uyarak yanımıza 60 litre su alıyoruz, 1.5 litrelik 40 şişe olarak. Tüm bunlarla beraber yolculuğun devamı için elzem olan aux kablomuzu da (müziksiz yol olmaz) temin ettikten sonra artık maceraya başlama vakti. İlk durak Barossa Valley.

Barossa Valley, Avustralya’nın şarap üretimi yapılan en eski bölgelerinden biri. Adelaide’den yaklaşık 60 km uzaklıkta olan bölge yemyeşil üzüm bağları ile çevrili. Karavan parklarından birine kaydımızı yaptırdıktan sonra aracı orada bırakıp bisiklet kiralayarak şarap üreticilerinin bağlarını ziyaret etmeye niyetleniyoruz. Şanssızlık şu ki kaldığımız yerde yeterli sayıda kiralanabilecek bisiklet bulamıyoruz. Bundan dolayı bisiklet yerine yürüyerek dolaşmayı tercih ederek başlıyoruz tek tek dolaşmaya üzüm bağlarını. İlk durağımız Turkey Flat Vineyards. İsminin o bölgede görülen bir hindi türünden geldiğini öğrendiğimiz Turkey Flat’in şaraplarını tadıyoruz bir yandan hikayelerini dinlerken. Çıkışta ise yanımızda bir 2012 Butchers Block Red ile ayrılıyoruz satış mağazasından. Mağazaya girmeden önce F. ile aramızda şöyle bir konuşma geçmişti; “Şimdi içeriye girip sadece şarapları deneyip çıkacağız ama ayıp olmasın bir şey almadan çıkarsak?”. Girerken hiç niyetimiz olmamasına rağmen çıkarken bir tane almış bulununca ister istemez bu konuşmayı birbirimize hatırlatıp gülüyoruz sonraki ziyaretlerde olacaklardan habersiz.

İkinci durağımız Bethany Wines’a yürürken havanın aslında yağmura epey elverişli olduğunu hissediyoruz bir yandan. Tam üzüm bağlarına ulaştığımız sırada ise yağmur tüm şiddetiyle yağmaya başlıyor. Kendimizi zor atıyoruz satış mağazasının içerisine. Yağmur dinene kadar içeride vakit geçireceğimizden ortaklaşa karar verip bir yandan olabildiğince ağırdan alma, soru sorarak içerideki kalış süremizi uzatma taktiklerine başvuruyor, diğer yandan Bethany bahçesinde büyümüş Riesling, Shiraz ve Cabarnet Sauvignon’ları tadıyoruz. Tam yağmurun durduğu, satış mağazasının kapanmaya yaklaştığı vakit biz de ufak ufak diğer durağımıza ilerlemeye karar vermişken çıkışa yakın mağazanın yapmış olduğu indirimi görüp, dayanamayıp iki şişe daha satın alıyoruz. Ayrılırken F. ile birbirimize bakıp hiçbir şey söyleyemeden sadece gülüyoruz. Şimdi işler ciddiye bindi. Son durağımızdan 3 şişe alıp ayrılmayalım diye birbirimize takılıyoruz.

DSC03185

Vakit artık akşam 5’i geçkin olduğundan sadece tek bir tane daha şarap üreticisini ziyaret etme hakkımız kalıyor zira en geç saat 6 civarında hepsi kapanmış oluyor. Bu sebeple son hakkımızı Artisans Of Barossa’da kullanmayı tercih ediyoruz. İşin güzel tarafı sadece Barossa Valley’den değil aynı zamanda Eden Valley’den de ürünler tatma fırsatı buluyoruz. Şişelerden birinin arkasında okuduğum şu cümleyi ise çok sevmiştim; “If Shiraz is considered by many to be the King of the Barossa, then surely Eden Valley Riesling must be its Queen”.

Dönüşümüz süresinde yağmur sonrası toprak kokuları eşliğinde, hafif mutlu, hafif ıslak, yüzlerde tatlı gülüşlerle gece boyunca kalacağımız yerin yolunu tutuyoruz. Barossa’da geçireceğimiz tek günü doldurmuş artık akşam yemeği için hazırlıklara başlayarak günü kapatıyoruz. Sonraki gün için rotamız ise Flinders Ranges.

Adelaide

Bu yazı Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi isimli yazı dizisinin ikinci yazısıdır. Bu diziye ait yazıların listesine buradan ulaşalabilirsiniz.

Bir süre karar veremedik, ne yapacağımız belli ancak nereden başlayacağımız muallaktı. Arkadaşımın bu gezi için beni ikna etmesinden sonra (ki o zamanlar asıl planım Melbourne – Cairns arası gezmekti) başlangıç noktamız Darwin mi yoksa Adelaide mi olacak derken bizim karar aşamamızda en önemli etmen olan uçak bileti fiyatları rotayı Adelaide’den başlayıp Darwin’de sonlandırmamızın en uygun yol olacağını tayin etti.

Son sınavımın bitmesi, dönemin resmen kapanması ve gezinin başlaması arasında sadece 12 saat fark vardı artık. Bunun diğer anlamı ise Melbourne’deki vaktimin dolmuş olması demek. Gerçi vedalaşmak için gezi sonrası 2 günüm daha olacaktı ancak yine de zamanımın dolduğunu bilmek tuhaf hissettiriyor özellikle tam düzeni oturtmuş ve orada olmaktan keyif alıyorken.

14 Kasım sabahı ilk treni yakalamak için saat 04.30 sularında evden çıktığım vakit, sırt çantasında tüm dünyasını taşıyan biri gibi hissediyordum kendimi. İki sırt çantam ve elimdeki yastığımla beraber Broadmeadows’a giden ilk trende perşembe gecesinden kalma, dans ya da daha çok eğlence/alkol yorgunu az sayıda genç nüfus ile birlikte herkeste açıkça belli olan uykusuzluk belirtileriyle başladık yolculuğa. Melbourne gece hayatı perşembeden başlayıp cumartesi gecesi son buluyor. Pazar ise kimse dışarı çıkmayı tercih etmiyor. Bu, orada yaşadığım süre boyunca en çok dikkatimi çeken detaylardan biridir.

Uçağın sabah erken olması beni uykusuz bırakan asıl etmendi zira uyuduğumda uyanamama riskini göze alamadığımdan uyumamayı tercih edip tüm gece çantalarımı toparlama işine girişmiştim.

Neyseki havaalanına ulaşmam sürecinde herhangi bir problemle karşılaşmıyorum. Tek problem uykusuzluk. O da heyecana yenik düşüyor ve baskın olamıyor. Ancak yine de uçuş süresinde belli bir süre rüyalarla buluşmuyor değilim.

Kısa süren uçak yolculuğu bitiminde artık Adelaide’deyiz. Havaalanı okyanus kıyısına yakın olduğundan inişe yakın Adelaide’in plajlarını kuş bakışı görme fırsatı yakalıyoruz. Uçuş sonrası, şehir merkezine ulaşıp çantaları bırakmak üzere hostele doğru yürüyoruz. Havaalanından toplu taşıma ile merkeze ulaşmak oldukça kolay oluyor.

Ne yazık ki Adelaide’de sadece 1 günümüz vardı şehri tanıyabileceğimiz. Bu nedenle hepimiz bu süreyi olabildiğince verimli geçirme niyetindeydik. Ücretsiz kiraladığımız bisikletlerimiz ile Torrens Nehri’nin yolunu tutuyoruz. Şehirde trafik içerisinde bisiklet kullanmak biraz tedirginlik yaratsa dahi nehre ulaştığımızdaki sakinlik ve bisiklet yollarının nehre paralel gidişi keyfimizi yerine getirmeye yetiyor bile.

Merry Christmas

Hava sıcaklığı beklediğimizin altında, hatta yağmura çalan bir kapalılıktaydı.

Torrens Nehri sonrasında durağımız çikolatalarının kalitesiyle dillere destan Haigh’s Chocolates Fabrikası. Bir Adelaide şirketi olan firma 1915 yılından bu yana günümüzde toplamda 14 mağazasıyla faaliyet gösteren bir aile şirketi. Daha önce Melbourne’de katıldığım çikolata turunda hikayelerini kısa olarak dinleme fırsatı bulmuştum ancak bu fabrika turunda çok temelden başlayarak son ürüne kadar giden süreç hakkında fikir edinme şansı yakaladım. Tur ilk olarak şirketin hızlı bir özgeçmişi ve kakao çekirdeklerinin tanıtımıyla başlıyor. Dört farklı ülkeden gelen kakao çekirdeklerinin (sadece Peru ve Ekvator’u hatırlıyorum) kokusuyla hangi çekirdeğin hangi ürün için kullanıldığını öğrenerek turumuza başlıyoruz. Tabi öncesinde tura katılanları tanıma ve avuç dolusu bitter ve sütlü çikolatalarımızla. Çikolata dağıtımı demek herkesin yüzünün gülümsemesi demek. Tur rehberimizin tatlı gülümsemesi ve yaklaşımının yanında çikolataları ikram ederken gösterdiği samimiyet ortamı daha bir ısıtıyor.

IMG_5993

Çikolataların her birinin nasıl özenle işlendiğini işte bu tur sırasında görme imkanımız oldu. Fabrika şirket politikası gereği üretimini limitli tutarak daha çok ürün kalitesine odaklandığını üretim süreçlerindeki özenle açığa çıkartıyor.

Tur sonrasında bisikletlerimizi alıp merkeze doğru geri dönüş yolundayken park içerisindeki bisiklet parkurunu farkedip yolumuzu bir anda o tarafa çeviriyoruz. Her ne kadar bisikletlerimiz bu parkur için uygun olmasa dahi biz yine de parkurun tadını çıkarmayı başarıyoruz. Uzun zamandır bisiklete binmemiş olmanın verdiği istekle daha bir eğleniyorum o parkurda bisikletimi sürerken. Bu diğer taraftan artık İstanbul’a döndüğümde kalıcı olarak kendime bir bisiklet almam gerektiğini iyiden iyiye işliyor içime.

DSC03092

Geri kalan vakti South Terrace bölgesindeki park ve bahçelerde dolaşarak geçirip mesai saati bitimi öncesinde bisikletlerimizi teslim ediyoruz. Bisikletlerden sonra herkes bir tarafa dağılıyor. Bense ekşişözlük vesilesi ile tanıştığım bir tanıdığım ile buluşmaya gidiyorum. Gece yarısına dek sohbetine doyum olmayan arkadaşıma tekrar teşekkürlerimi iletmeden geçemeyeceğim. Kah Avustralya’dan kah Türkiye’den konuşmadığımız, kafa patlatmadığımız konu kalmadı sanırım. Umuyorum kendisi İstanbul’a geldiğinde tekrar görüşme fırsatı yakalayabiliriz. Ya da ben Avustralya’ya tekrar gittiğimde. Kim bilir?

Hostele döndüğümde herkesin gün yorgunluğu nedeniyle uyuyor olmasına ise pek şaşırmıyorum. Yarın asıl yolculuğun başlayacağı zaman. Maceranın başlangıcı, Avustralya Outback’ini görme zamanı.