Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi

Bu yazı Adelaide’den Darwin’e Avustralya Outback Deneyimi isimli yazı dizisinin ilk yazısıdır. Bu diziye ait yazıların listesine buradan ulaşalabilirsiniz.

Avustralya’ya gelmeden önceki ‘Orada neler yapmayı planlıyorsun?’ sorusunun yanıtı ile gerçekte olanlar arasında herhalde dağlar kadar fark var. En azından şimdiye dek yaptıklarımın gerçekleşeceğini kestiremezdim herhalde. Gerek doğa yürüyüşleri olsun, gerek gezilen görülen mekanlar olsun hayatımda aldığım en iyi kararlardan biri olduğunu düşünüyorum bir dönemi Avustralya’da yaşamış olmayı. Tabi neler yaptığınız/yapacağınız kimlerle tanışıp arkadaşlık yaptığınızla doğrudan etkili. Bu konuda kendimi ayrıca şanslı sayıyorum.

Girişi çok dağıtmadan asıl konuya gelelim hemen. Sınav dönemi biter bitmez ertesi günün sabahında Melbourne’den Adelaide’e geçiyoruz. Uçak sabahın erken saatinde olduğundan uçağı kaçırmamak için gece hiç uyumayıp sabah ilk tren ve otobüs kombinasyonu ile havaalanına varıyorum. Tabi öncesinde odayı toparlama, ev arkadaşları ile vedalaşma, odadan çıkmadan gerekli hesap kitabın yapılması, ev sahipleriyle olan maddi ilişkinin sonlandırılması ve çantaların gezi öncesi son halini alması gibi bir çok ayrıntıyla beraber. Ana plan üniversite dönemi sonrası 3 hafta boyunca Adelaide’den Darwin’e Avustralya’nın en meşhur road triplerinden birini gerçekleştirmek. Yol uzun. Stuart Highway (ki sonra detaylı değineceğim) Avustralya’yı ortadan bölüp güneyden kuzeye başlı başına 3 bin kilometrenin üzerinde. Arada uğrayacağımız yerlerle birlikte bitimi 5 bin kilometre üzerinde görmeyi hedefliyorduk. Gerçekte ne mi oldu? 6 bin kilometrenin üzerinde yol gittik. 23 gün boyunca yaşanan Avustralya outback deneyimi ister istemez bakış açısına dokunuyor insanın. Avustralya’nın kendisine bakış açınız değişiyor bir anda. O ana dek oluşmuş Avustralya algısı yerini bambaşka bir şekle girerek yeni bir deneyime bırakıyor. Şunu çok açık söyleyebilirim ki eğer bu yolculuğu yapmadan ve Avustralya’nın o bölgelerini (güneyden kuzeye uzanan uzun yol boyunca uğradığımız şehirler) görmeden dönseymişim ciddi anlamda Avustralya hakkında konuşamaz, tespitler yapamazmışım gibi hissediyorum. Çünkü Melbourne’de geçirdiğim 5 ayın ardından (ki bu süre zarfında Tazmanya ve East Coast bölgelerini de ziyaret ettim) bu yolculuk boyunca karşılaştığım olaylar, gördüğüm yaşam biçimleri bana en başta Avustralya’nın gerçekten ne kadar büyük bir yer olduğunu gösterdi. Kendi içerisinde bile birbirine uzak olan insanların farklı yaşam tarzlarını benimsemeleri, dillerinin, ifade tarzlarının, hayata bakış açılarının bambaşka olduğu ancak eninde sonunda aynı çatı altında toplandığı bir yer Avustralya. Sadece kültür ve yaşam biçimi değil, doğa ve çevre aslında ilk başta değişen ve sonrasında diğer tüm herşeyi etkileyen temel sebep. Güneyden kuzeye önce mavi ve yeşil ile başlayıp sonra kırmızıya geçiş, sonrasında yeşilin başka mavinin başka bir tonu ile yolculuğu bitiriş. Hala yol boyunca yaşanan bu değişim gözümün önünde.

İşin diğer bir güzel tarafı, yolculuğun ilk ve son iki günü hariç tüm konaklamayı karavan parklarında yapıp çadırda veyahut yolculuk yaptığımız araçların içinde yatmamız oldu. Bu süre zarfında türlü böcekler -ki tanımlarken böcek tabiri bile çok hafif kaçar- tanımlanamaz boyutlarda olduklarından bildiğimiz böceklerden değiller, kurbağalar, çekirgeler, yarasalar, uçma, yürüme, zıplama ve yüzme kabiliyetlerinin kombosuna sahip ilginç yaratıklar, kimi zaman timsah ve bufalo çıkabilir uyarıları bulunan yerlerde tüm bunlarla beraber bir şekilde insani ihtiyaçlarınızı gidermeye çalışmaya çalışıyorsunuz. Tabi her zorluk en sonunda keyifli bir anı olarak elde kalıyor. Şimdi her ne kadar gülüyor olsak dahi sonuçta klozette 3 tane kurbağa görmek o an için ufak çaplı bir şok yaşatıyor. Gerçi sonradan alışıp yadırgamıyor insan ama ilkler hep bir başka oluyor.

Daha önce yaptığım gezilerden elde ettiğim en önemli kazanımınlardan birinin gezi notları tutma alışkanlığı olduğunu düşünüyorum. Zira özellikle uzun yolculuklarda bir süre sonra hangi gün nerede kaldığımızdan nereleri ziyaret ettiğimize, hangi olayların başımızdan geçtiğine kadar bir çok detayın uçup gittiğine şahit olduğumdan beridir uzun uzun yazmaya vakit bulamasam dahi, o günü bana hatırlatacak ufak notlar tutmaya başladım. Aslında doğrudan unutmuyor ama o günü hatırlatacak en ufak bir imge ile karşılaşamayınca anılar giderek tarihin tozlu sayfalarında olmasa bile beynimizin bir köşesinde bir daha hiç açılmayacak arşivler gibi istifleniyorlar. Bu nedenle gezi notlarımın bir kısmını gezdiğim süre zarfında metinleştirmemin yanında, geri kalanlarını aldığım notlardan tamamlayıp baştan sona bir dizi halinde yayınlamaya çalışacağım. Bu seriyi yazarken asıl motivasyonum hem kendi elimde üzerinden zaman geçse dahi dönüp bakabileceğim, hatıralarımı tekrar yaşatıp o eğlenceli anları tekrar yad edebileceğim bir arşiv oluşturmak hem de benzeri bir yolculuğu yapmak isteyenlere kılavuz olarak kullanmasalar dahi en azından yolculuk sırasında neler yapıp yapamayacaklarının fikrini oluşturabilecek derli toplu bir bilgi kümesi sunabilmek. Tabi ilk sebep çok daha önemli bir motivasyon ikincisine oranla.

Günleri detaylı anlatmadan önce izlediğimiz rotayı kabaca şu şekilde özetleyebilirim. Günlerin detaylarını yazdıkça linklemeye çalışacağım.

Adelaide -> Barossa Valley -> Flinders Ranges -> Woomera -> Coober Pedy -> Kings Canyon -> Uluru -> Alice Springs -> West Macdonnell Ranges (Glen Helen) -> Tennant Creek -> Mataranka -> Katherine -> Cooinda (Yellow Waters / Kakadu NP) -> Jabiru -> Batchelor (Litchfield NP) -> Darwin

Ayrıca harita üzerindeki görünümü ise şu şekilde

Otobüste bir daha yanlışlıkla dahi olsa Zeki Müren dinlemeyeceğim

Otobüste bir daha yanlışlıkla dahi olsa Zeki Müren dinlemeyeceğim. Sonra yüzümde insanların anlam veremediği, belli belirsiz, komik bir sırıtış oluyor!

Hayır yanlış anlaşılmasın. Aslında pek severim paşayı dinlemeyi, hem de her ortamda. Fakat gün geçmiyor ki insan kendini belli konular hakkında şartlamasın.

Klasik bir iett otobüs yolculuğu. Beşiktaş İstinye arası yolculuğuma devam ederken, gün içerisinde duyup, ‘beni dinleyeceksin’ vurgusu yapan ‘sen kimseyi sevemezsin’ parçasına istinaden dönüş yolunda kitap okumak yerine birazcık müzik dinlemeyi tercih ediyorum. Normalde podcast dinlemeyi yeğlerim böyle durumlarda ama dedim ya ‘illa ki beni dinleyeceksin, zaten biliyorsun son dönemde pek hisleşemedik’ diyen bir melodi var aklımda. Üç parça henüz ben dinlemeye başlamadan dönüp duruyor aklımın en orta yerinde. Sıralamaları da şu şekilde ‘Gesi Bağları, Seni Sordum Yıldızlara, Sen Kimseyi Sevemezsin’.

Otobüsün en arka en sağ koltuğunda oturup biraz dışarıyı, biraz otobüsün belli bir kesitini, birazda kendi silüetimi görerek yolculuğuma devam ediyorum arkada çalan yukarıda bahsettiğim parçalar eşliğinde. Önce Barış Manço sahnede. Pek severim Gesi Bağları’nı kendisinden dinlemeyi. Kısmet olmadı ya canlı dinlemek, kayıtlarla avutuyoruz kendimizi. Halbuki yarın konseri olsa, hep beraber gülsek eğlensek. Neyse, insanoğlu henüz olmuşla ölmüşe çare bulabilmiş değil zaten. Sonrasında Zeki Müren giriyor devreye, daha ilk dalga mutluluğu hazmedememiş, hüzünle harmanlamaya çalışmanın tadı damağımda kalmışken. O söyledikçe, bende camda kendi yüzümde oluşan komik sırıtışı gördükçe keyifleniyorum. Ben keyifleniyorum da çevremde arada sırada bana bakanların anlamsız yüz ifadelerini de görmüyor değilim. Dedim ya, camdan otobüsün belli bir kesimini de görebiliyorum, fizik kuralları çerçevesinde. Pek aldırış etmiyorum başta ama ufaktan kendimi de dizginliyorum tabi.

Sonra sonra aklıma geliyor. Acaba şu an sadece ben değil de otobüste tüm yolcular bu parçayı dinliyor olsa, müzik sadece benim kulaklıklarımdan değil de otobüsün tüm hoparlörlerinden duyulsa. İnsanlar ne düşünür, ne hisseder, otobüs şoförü “gitmiyoruz sarıyer’e ben emirgan’a çekiyorum” der mi? Ya da 1 dakika dahi olsa tüm yolcular aynı dinginliği hisseder mi?

Elbette ki hissetmez. Benimki sadece lafta işte.

Kısa Kısa (Yarışma Kültürü Üzerine)

Türk Dil Kurumu; ‘yarışma‘ eylemini bilgi, yetenek, güzellik vb. konularda üstünlüğü göstermek için yapılan bir iş ya da başkalarından üstün olmaya çalışmak olarak tanımlıyor. İyi ya da kötü anlamda kullanımı olması muhtemel olan yarışma eylemi günümüzün web platformlarında da başvurulan sıkı bir eleme methodu aslında. Yazının içeriğinde bolca web dünyasındaki yarışma kültüründen dem vuracağımı belirtmem gerek.

Önce biraz giriş seviyesindeki yarışmalara deyinelim isterim. Ufak anketler, basit sorular ve bu sorular etrafında dönen kurguları bulunan, hemen hemen herkesin katılabileceği yarışmalardır. En basit örneklerinden Facebook, Twitter üzerinde ya da micro sitelerde gerçekleşen ve amacı çoğunlukla (şayet bir marka tarafından düzenleniyorsa) marka bilirnirliğini artırmak olan yarışmalar günlük hayatta kullanıcıların görüşlerini almak, diğer taraftan ise viral etki yaratarak marka açısından az zamanda çok iş çıkarmak amacıyla kullanılabilirler. Facebook’da muhakkak bir reklam hedeflemesine takılmış ve bir şekilde bir yarışma uygulamasının reklamını görmüşsünüzdür. Kimi zaman sadece kullanıcı ve uygulama arasında basit bir ilişki kurulurken (soruya yanıt verme, yanıt şıklarından birini seçme, özel bir resim/video ekleme gibi), kimi zamansa kişinin arkadaşları da işin içine dahil edilerek etki daha yüksek düzeye çıkartılmaya çalışılabilir. Benzer bir durum sosyal ağlar özelinde geliştirilen oyunlar içinde geçerli. Arkadaşları ile bir oyunda yarışma içinde olmak kullanıcıları olumlu etkileyen ve daha fazla kullanımı tetikleyen faktörlerden (arkadaşlarına karşı arkadaşlarıyla birlikte bir mücadelenin içinde hissiyatı önemli bir etmen elbet). Etki artırmak için her yarışmanın sonunda olduğu gibi bir ödül sunmak ise kaçınılmaz son.

Bir üst seviye web yarışmalarına ise simülasyonlar güzel birer örnek olabilirler. Belirli kriterler doğrultusunda verilen girdileri işleyen ve buna göre çıktı üreten simülasyonlar ile web üzerinden yüzlerce kişi aynı fiziksel ortamda bulunmasa dahi aynı şartlarda yarışma fırsatı bulabiliyorlar. ‘Global Management Challenge(GMC)’ bunlardan biri. Öğrenciler ve çalışanlar, uluslararası bir strateji yönetim yarışması olan GMC’de kendilerine verilen (sanal) şirket ve pazar bilgileri doğrultusunda şirketin gelecek dönemlerdeki üretim, pazarlama, satış gibi kararlarını takım halinde belirleyerek similasyona tanımlıyor ve tüm grupların kararlarına göre (sanal) şirketlerin hisse fiyatlarına bakarak kazanan dakikalar içerisinde belirlenebiliyor. Bu vb. similasyon yarışmaları daha çok bilgi ve beceri gerektirmekte olduğundan genellikle belirli bir hedef kitlesine hitap ediyorlar.

Biraz daha teknik programlama bilgisi gerektiren ve hack kültürünü yaymayı amaçlayan etkinliklerden olan hackathonlar benim için her daim ayrı bir yer taşıyorlar. Belirlenmiş bir süre zarfında (genelde 24 ile 48 saat olması kuvvetle muhtemel) katılımcılardan hackathonun konusu ve teması dahilinde proje üretmeleri beklenir. Burada kullanılan ‘hack’ kelimesinin anlamı ‘kırmak, çökertmek, zarar vermek’ değil, bir sorunu en kısa ve yaratıcı yoldan çözebilmek anlamındadır daha çok. Temel prensipte çözümün en iyi ya da en uygun olması gerekmez, mühim olan problemi çözüyor ve çalışıyor olmasıdır. Web üzerinden düzenlenen hackathonlarda katılımcılar internet üzerinden belirli platformlarda haberleşir ve bilgi paylaşımında bulunurlar. Zamanın limitli olması ise heyecanın dozunu ve bilgi paylaşımının yoğunluğunu arttırması bakımından tercih edilir.

Son olarak değinmek istediğim nokta yarışmayı bir servis olarak sunan platformlar. Yarışmaları düzenleyenler (kurallarını belirleyenler) ve yarışmaya katılanlar aynı platformun üyeleridir. Buna en güzel örnek olarak Kaggle.com gösterilebilir. ‘Making data science a sport’ felsefesi doğrultusunda ilerleyen Kaggle.com, ‘predictive modeling’ yaklaşımıyla problemlere en iyi çözümleri bulmaya çalışan bir platform olarak tanımlanabilir. Basitçe; yarışmayı düzenleyecek kişiler/kurumlar problemlerini ve bu problem için topladıkları ham verileri paylaşırlar. Verilen bilgiler doğrultusunda veri bilimciler bu konu üzerinde çalışarak en iyi çözümü veri setleri üzerinde yaptıkları analizlerle öngörmeye çalışırlar. Tabi bu problemlere çözüm ararken bir taraftan da diğer çözüm arayan kişilerle de bir yarışma halindedirler. Çoğu kendi dallarında PhD sahibi olan bilgisayar bilimi, fizik, matematik ve istatistik uzmanları takımlar halinde varolan problemlere çözüm aramaktadırlar. Örneğin; son yarışmalardan biri, uçakların uçuşlarını gerçek zamanlı düzenleyecek, rötarları ve yakıt harcamalarını en aza indirecek bir algoritma üzerine, ödülü ise $100.000 (http://bit.ly/14MIUXS). Diğer bir yarışma ise hastaların geçmiş verilerini baz alarak gelecek yıl kimlerin sosyal hizmetlerden yararlanacağını tespit etmek üzerine. Topluluğun ve kitle kaynaklı çalışmanın (crowdsourcing) gücü ile yarışmaların asıl kaynağı verilerin anlamlandırılması insan hayatını kolaylaştırmaya ve gereksiz tüketimi azaltmaya yönelik çalışmaya devam edecek gibi gözüküyor.

Bunlar gibi daha nice örnekler verilebilir web dünyasındaki yarışma düzenleri olarak. Söz konusu yarışmaların nerede düzenlendiğinden çok, amacına ulaşıp ulaşmadığı gerçeği olunca yarışmanın içeriğiyle birlikte ölçüm kriterleri de bu noktada önem arz etmekte.

Hiper/Super/. Internet

Bu icerigi olusturmaya basladigim vakit 29 Aralik 2012 saat 06:30 sulari. Istanbul tatli bir cumartesi sabahina uyanmaya hazirlaniyor. Haliyle internette kimsecikler yok. Deginmek istedigim konu ise sabahin bu kimseciklerin olmadigi vaktinde internetin durumu.

An itibariyle icinde bulundugum durumun ozeti bu

Sabahin bu vakti nasil trafik bos ise, ayni sey internet icinde gecerli, kullanici sayisi hayli dusuk. Ancak gel gelelim bu durum bizi hic mi hic alakadar etmiyor. Tercih ettigim internet paketi 16mb/s’ye kadar destekliyor. Yeni gecmeme ragmen birkac gun oncesine kadar da verim alabiliyordum. Ama vakitler ay sonuna yaklastiginda isin rengi degisiyor.

Beni asil dusunduren ve sorgulamak istedigim nokta ise su: ‘Internet hizimizin bu kadar degisken oldugu bir durumda hangi yazilim sektorunun gelisimden soz ediyoruz!’ Herkes bir ‘internet girisimciligidir, yazilim sektorunun buyuklugudur, genc nufustur, oh mis buyuyecegizdir’ vb. tutturmus gidiyor. Bu sartlar altinda neyin gelisiminden bahsedebiliyoruz. Bir yazilim gelistiricisi olarak su sartlar altinda yaptigim isi/meslegimi sorgular oldum. Turkiye’de internet girisimciligi, yazilim uretimi yapacaklara ise sabir diliyorum. Malumu oldugumuz markaya bel baglayip bu tasin altina el sokmak her baba yigidin harci degil.

Isinize geldiginde reklam yayinlamak guzel tabi. Inanin bu durumda olan o kadar yetenekli adamlar var ve o kadar iyi isler cikartiyorlar ki ayakta alkislamak gerek kendilerini. Ciddi anlamda saygi duyuyorum. Ancak gel gelelim bu adamlarin sayisinin artmasi, bu sartlar altinda saglanamaz. Ben sabahin bu vaktinde bu halde internete baglanmaya mahkum birakiliyorsam ortada bir mantik hatasi var demektir. Sizin adil kullanim kotasi dediginiz sey, interneti kullanip kendini gelistirmek isteyen insanlara vurulmus bir prangadan baska bir sey degildir. Bu sartlarda zaten insanlar en fazla facebook, twittera girer. Fazlasini da beklemek utopik bir dusunceden ileriye gidemez. Yaratici ekonomiye destek vermek istiyorsaniz once sagladiginiz sartlari bir sorgulayin!

Yazarin bu yazisinda isledigi ana tema ise tabiki cok net; ttnet.

Bir ara “ya bu bizim kullanicilarin bir derdi tasasi var mi, memnunlar mi hizmetimizden?” demek isterseniz ve elinizde bunu yapacak hic bir arac yoksa en azindan suraya bir goz atin https://twitter.com/search?q=ttnet

 

500

Şu sıralar 500 isimde bir kitap okuyorum. Başlayalı birkaç gün olmasına rağmen sürükleyici havası hızlı ilerleme kaydetmemi sağlıyor. Kitabın tamamını okumamış olsam dahi üzerine bir iki kelam yazabileceğimi düşündüm. 500, dünyayı yöneten 500 güç sahibi adamı temsil ediyor. Harvard Hukuk mezunu bir gencin bu dünyaya girişi, akıl oyunlari, siyasi oyunlar, çarkın dönüşü ve ruhunu şeytana satanların hikayesi.

Kitaba ilk başladığımda bende direk bir ‘Suits‘ bağlantısı kurdurdu açıkçası. Suits izleyenler bilir, Harvey Specter NY’nin en iyi, parlak avukatlarındandır ve genç Mike’i keşfetmiş, onu yanında yetiştirmeye başlamıştır. 500’de de benzer bir hikaye ile başlıyor olay. Davies Group sahibi Henry Davies, Mike Ford’u keşfedip işe alıyor ve olaylar bir anda hız kazanıyor. Iki gencin adının Mike olması ise ayrı bir tesadüf (belki de değildir, kim bilir?)

500 okurken aklıma düşen diğer bir ilişkilendirme ise Emre Yılmaz’ın, şu an kaç baskı yaptığını hatırlayamadığım, ‘Genç Bir İşadamına‘ kitabı. Kitap direk ‘Ruhunu sat!’ cümlesiyle giriş yapar ki bunu okuyup dumur olmamak elde değildir. Hatta daha ileri gidip ‘Hemen bir an önce sat ve kurtul’ der Yılmaz. İlerleyen sayfalarda ise işadamlığının inceliklerinden, ilişkilerden bahseder ve uygulaması hiç de kolay olmayan tavsiyeleri vardır. 500 ile bağını ise neredeyse aynı ifadelerin bulunması dolayısıyla kuruyoruz aslında. Davies Group, işi gereği lobi yapan bir firma olarak, 500 içerisindekiler (ve 500e girme potansiyeli olanlar) için taleplerini geri çeviremeyecekleri ortamları yaratır. Yani bir nevi bu insanların ruhlarını satınalma işlemini gerçekleştirir (müşterilerinin çıkarları için kullanmak adına). Emre Yılmaz iş adamı olmak istiyorsan ruhunu sat der, Mike ise ruhunu çoktan şeytana satmıştır bile. Bundan sonraki tüm çırpınışları onu geri alabilmek adına olacaktır.

İş dünyası ve kapalı kapılar ardında dönen hikayeleri okumaktan hoşlananlar için iyi bir kitap 500. Yakın zamanda beyaz perdeye aktarılacağı ise kitabın arka kapağında yazan bir bilgi.

Geçmiş Zaman

Bugün yolum 4. Levent durağında bekleyedurdu. Otobüsün gelmesini beklerken aslında o durakta ne hatıralarım olduğu aklıma geldi. 4-5 yıl öncesi beni hatıralattı bana. Durdum ve kendime güldüm tüm samimiyetimle; yaptıklarıma ve yaşadıklarıma. Muhtemelen bir 5 yıl sonra yine bugünün benine güleceğim fütursuzca. Benzer bir hissi  bir kaç yıl önce attığım mailleri tekrar okurken de yaşıyorum. Bu zaman zarfında gelişmiş olan insan ilişkileri ve ilerleyen samimiyetler geliyor gözümün önüne. Akıyor zaman, tüm insanoğlu için eşit düzeyde, her saniyesiyle.

Yeşilçam Müzikleri

Severim ben “Turkish Funk/Disco” vb. tarzda setler dinlemeyi. Tabi bunun altında yatan sebep daha çok 60 ve 70’lerden başlayarak günümüze kadar gelmiş müziklere ayrı bir sempati beslemem elbet. Bu gece kendime ufak bir playlist oluşturdum ve paylaşayım istedim.

Listemdekiler

Tüm playlisti çalmak için ilgili Youtube linki

Bonus: Kabus Kerim’in Disko Kralı sonrası yayınladığı “Kabus Set

Ustalara saygılar.